Nereye gidiyoruz? Bugünleri 57 yıl önceden gören ve ta o zamandan uyaran güzel insan, evrensel kalem Yaşar Kemal... İşte uyarı niteliğindeki o yazısı…

Bastığımız yerleri toprak diyerek (gerçi basacak toprak da kalmıyor ya) geçmemeliyiz sözünü hatırlatan müthiş bir yazı... Toprağın ve ışığın bol olsun efsane Yaşayan Kemal abi!

Yaşar Kemal’in kaleminden...

Deveye Demişler ki...
Bir bozuk düzen içindeyiz. Hepimiz yakınıyoruz. Hangi, aklı azıcık bir şeye erenle konuşsan, bir dert kumkuması. Vah memleketin hali, ah memleketin hali. Bu gidiş ne olacak sorusunu birbirine sormayan yok. Ama hiçbir kimse, bu yakınanlar, ah vah edenlerden hiç kimse de durumumuzu düzeltmek için parmağını kımıldatmıyor. Lafın kolayındayız. Uyuşmuşuz. Hiçbir iş karşısında sorum kabul etmiyoruz. Bin dereden su getirip herkes kendisini temize çıkarıyor. Hakları var yok, o başka iş. Ama memlekette hangi dalı tutsan eline geliyor. Var olan bu.
Herkes umudunu kesmiş gibi. Birbirine kimsenin güveni yok. Bütün umutsuzlukların, ahü vahlann üstünde gene de bir şeyler, bazı yönlerde bir şeyler yapmak zorundayız. Parmağımızı kımıldatmak zorundayız. Uyanmak, bazı meselelerimizin üstüne dostça eğilmek zorundayız. Öyle meselelerimiz var ki, onları savsaklamak bize çoğa mal olacak. Bir ölüm dirim işi. Var olmak, ya da olmamak.
Geçen günkü Cumhuriyette, bir yazı çıktı. Yalnız bizim değil, bütün dünyanın üstünde duracağı, önemle benimseyeceği bir meseleyi gözümüzün önüne seriyor. Yazıyı Fransız Ziraat Enstitüsünden Profesör J. Kelling yazıyor. Yazının adı, "Göçebeler ve Köylüler". Yazı, toprağa bağlı olanlarla toprağa bağlı olmayanların durumlarını inceliyor.
"Yalnız iki esas nokta var," diyor.
"Göçebe, muvakkaten üzerinde yaşadığı toprağı sömürür, o gittikten sonra varsın bu toprak çöl olsun, aldırmaz."
Köklüler için de başka bir sonuca varıyor:
"Köklü, üzerinde yaşadığı, tıpkı kendinden evvelki ceddi gibi kendinden sonra da ahfadının üzerinde yaşayacağı toprağı besler," diyor.
Bunu yüzyıllar oranında söylüyor. Bu ayrımı göz önünde tutacak olursak, biz bu topraklarda hiçbir zaman yerli, yani köklü olmadık. Böyle söylemek belki de büyük bir iddiadır. Ama gerçek de budur. Biz topraklarımızı yok etmek için elden geleni ardımıza koymamışız. Orta Anadolu, biliyoruz ki, böyle çöl değildi. Orman kalıntıları daha var Orta Anadolu’da. Bunu bilginler söylüyor. İnanmayan bizim Ormancılık Fakültesine soruversin.

Doğu Anadolu da böyle çöl değildi. İnanmayanlar Van Gölü yakınındaki, güneyindeki ormanları gitsin görsün. Ya da bilenden sorsun. Ben 1951 yılında bu ormanı gördüm. Aradan sekiz yıl geçti. Sekiz yılda bu orman belki de bitmiştir. O zaman ben yalancı çıkarım. Göçebe olmayanlar, kendilerinden sonra gelenlere bakılmış topraklar bırakırlar. Biz hiçbir zaman bakmamışız toprağa, bakmıyoruz da. Toprak yene yene, kemrile kemrile, ...ap gide gide bitmiş. Yurdumuzun topraklarından dörtte üçü, bire beşten fazla vermiyor. Verimini artırmak için de bu toprağın, hiçbir şey yapmıyoruz. Tam aksini yapıyoruz. Köylüsü, aydını el ele vermişiz, kemiriyoruz, öldürüyoruz topraklarımızı. Bu gidişle elimizde bire bir, bire iki verim veren topraktan başkası kalmayacak. Yirminci yüzyılda, şu modern dünyanın başını alıp Ay'a gittiği günlerdeyiz. Eller, toprağına gözü gibi bakıyor. Toprağı nasıl toprak eder de, verimini nasıl artırırız diye çaba içindeler.

Toprak bilimi en ileri bilimlerden biri olmuş. Ziraat Fakültesi kurmuşlar. Bilim adamları harıl harıl çalışıyorlar. Bizde de var bunlardan. Bizim ektiğimiz biçtiğimiz toprağa hiç karıştığımız var mı? İyi yönden diyorum. Kötülüğüne gelince, elimizden gelmeyenleri bile yapıyoruz. En ileri ziraatçiliğimizin olduğu bölgelerimizde toprak gübre yüzü, yağmurdan başka su yüzü görüyor mu? Bilimin karıştığı var mı işimize? ¦16 Ormansız toprak olmaz. Birkaç dikili ağacımız kalmış, onu da bitirmek, tüketmek için büyük çabamızı görmüyor musunuz? El ele verip, milletçe birleştiğimiz tek şey ormanlarımızı bir an önce yok etmek çabası değil mi? Köylü toprağından kopuyor, şehirleri gecekonduyla dolduruyor. İnsanlar böyledir. Bütün dünyada da böyle olmuştur, diyebiliriz. İnsanlar daha iyi bir yaşayışa geçmek için yerlerini terk ederler, bunun önüne geçilemez de diyebiliriz. Köylerden gelenler işçi olurlar, endüstriyi beslerler de diyebiliriz. Bizimkiler ölmüş, çoluklarım çocuklarını yaşatamaz topraktan kaçıyorlar. Arkanda toprak olmayınca ne kadar büyük endüstri kurarsan kur, onu sürdüremezsin. Biliyoruz ki, bizde endüstri de yok.

Bu gidişle, gidiş bunu apaçık gösteriyor, topraklarımızın üstünde aç, sefil, ekmeğe, bir dilim kuru ekmeğe muhtaç sürüneceğiz. Bu memleket halkını göçebe olmaktan kurtaralım. Daha o kadar elimizden çıkmış değil topraklarımız. Bizi besleyecek birkaç verimli yerimiz daha var.
Bu söylediklerimi okuyup da yalan, yanlış diyecek bir tek kişi var mı? Öyleyse ne duruyoruz? Gene biribirimizin gözünün içine bakarak sızlanacak mıyız? "Yaa, doğru ama... Efendim çok doğru... Ama ne çare ki... Olmaz ki... Bunun önüne geçmek gerektir... Vatan topraklan... Vaah vah," mı diyeceğiz? Vaaah ormanlarımız, vaah...
25.10.1959

(Baldaki Tuz kitabından)

Bİ'SORU DAHA?