Tevfik Fikret’in Sis şiirinin sözleri nasıldır?

Sis şiiri ne zaman ve nerede yazılmıştır? Şair Tevfik Fikret, Sis şiirinin hikayesini Ruşen Eşref’e nasıl anlatmıştır? Sis şiiri ile anlatılmak istenen nedir?

Önce şiirin sözleriyle başlayalım;

SİS

Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman, 
beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan 
ağırlığının altında herşey silinmiş gibi, 
bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü; 
tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar 
onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar! 
Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık; 
lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası! 
Ey zulümler sâhası... Evet, ey parlak alan, 
ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha! 
Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan, 
Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kıralıçesi! 
Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden 
sefahate susamış bağrında yaşatan. 
Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde 
sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın. 
Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak, 
ey bin kocadan artakalan dul kız; 
güzelliğindeki tâzelik büyüsü henüz besbelli, 
sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor. 
Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün 
iki lâcivert gözünle nekadar canayakın görünüyorsun! 
Canayakın, hem de en kirli kadınlar gibi; 
içerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden. 
Sanki bir hâin el, daha sen şehir olarak kuruluyorken, 
lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi! 
Zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır, 
İçerinde temiz bir zerre aslâ bulamazsın. 
Hep riyânın çirkefi; hasedin, kârgüdmenin çirkeflikleri; 
Yalnız işte bu... Ve sanki hep bunlarla yükselinecek. 
Milyonla barındırdığın insan kılıklarından 
Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar?
Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; 
örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi! 
Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar; 
Kaatil kuleler, kal’ali ve zindanlı saraylar. 
Ey hâtıraların kurşun kaplı kümbetlerini andıran, câmîler; 
ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki, 
geçmişleri geleceklere anlatmıya memurdur; 
ey dişleri düşmüş, sırıtan sur kafilesi. 
Ey kubbeler, ey şanlı dilek evleri; 
ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler. 
Ey basık tavanlı medreseler, mahkemecikler; 
ey servilerin kara gölgelerinde birer yer 
edinen nice bin sabırlı dilenci gürûhu; 
“Geçmişlere Rahmet! ” diye yazılı kabir taşları. 
Ey türbeler, ey herbiri velvele koparan bir hâtıra 
canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız yatan dedeler! 
Ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar; 
ey her açılan gediği bir vak’a sayıklıyan 
vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer. 
Ey kapkara damlariyle ayağa kalkmış birer mâtemi 
sembole eden harap ve sessiz evler; 
ey herbiri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan 
kederli ocaklar ki, bütün acılıklariyle somutmuş, 
ve yıllardır tütmek ne... çoktan unutulmuş! 
Ey mîdelerin zorlaması zehirinden ötürü 
her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar! 
Ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu 
bir hayata sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp 
her nâmeti, bütün gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini 
gökten dilenen tevekkül zilleti ki.. sahtadir! 
Ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş 
olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât! 
Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler; 
ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar! 
Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus; 
ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu. 
Ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki 
her tâlih şikayeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür! 
Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için 
yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı! 
Ey tutulmıyan vaitler, ey sonsuz muhakkak yalan, 
ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”! 
Ey en şiddetlikuşkularla duygusu körleşerek 
vicdanlara uzatılan gizli kulaklar; 
ey işitilmek korkusuyle kilitlenmiş ağızlar. 
Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret! 
Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm; 
ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre! 
Ey korku ağırlığından iki büklüm gemeye alışmış 
zengin-fakir herkes, meşhur koca bir millet! 
Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç; 
ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç! 
Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca; 
ey kimsesiz; âvâre çocuklar... Hele sizler, 
hele sizler... 
 
Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; 
Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!
Tevfik Fikret

 

Sis şiiri 1901 yılı başında kaleme alınmıştır. Tevfik Fikret’in Ruşen Eşref’e anlatımına göre şiir Hisar’daki yalıda yazılmıştır.

Şiir kaleme alınırken bir polis evi gözler. Şubat ayıdır ve denize sis çöker. Akşama kadar kalır. Tüm ıstırapların kaynağı İstanbul’dur. Tevfik Fikret gördüğü manzarayı ruhunun karanlıkları ile birleştirip bütün beyazlıkları yıkarak şiirini gri bir rengin havasıyla boyamıştır. Kötü manzarayı güzel fahişe sembolüyle anlatmıştır.

Bİ'SORU DAHA?

21 Mart 1973'te kansere yenik düşerek vefat eden, hayatı gönül gözüyle gören halk ozanımız Aşık Veysel Şatıroğlu'nun ölümünün 43. yıldönümünde andık ve son şiirini hatırlattık...